Site icon Dergilerden, Filmlerden, Kitaplardan

GÖZE ALDIKLARI İÇİN GÖZLERİ ALINANLARIN BELGESELİ

GÖZE ALDIKLARI İÇİN GÖZLERİ ALINANLARIN BELGESELİ
GÖZDAĞI
2008 yılında hazırladığı Mustafa belgeseli ile yoğun eleştirilere hedef olan Can Dündar, Gözdağı ile kendisine kızanların gönlünü almayı başardı ve Gezi direnişini anlatan en çarpıcı belgesellerden birini ortaya çıkardı. “Gezi’de yitirdiklerimizin anısına” ithafı ile başlayan Gözdağı belgeselinde Can Dündar, “bir ağacın feryadıyla Gezi’yi kurtarmaya koşanların” iki gününü, bu iki gün içinde polis mermileriyle gözlerini kaybeden altı fidanın öyküsünü anlattı.
Müziğini Fazıl Say’ın yaptığı belgesele; Çankaya, Yenimahalle, Maltepe, Buca, Konak, Seferihisar belediyeleri katkı sundu. Direniş boyunca sosyal medyada dolaşan mesajlar, görüntüler doğrudan sahipleri tarafından iletildi. Belgeselin, Direniş ve sonrasının ayrılmaz bir parçası olan forumlarda, emek ve kitle örgütlerinin mekânlarında gösterilmesi ise Gezi ruhuyla örtüşen bir uygulama olarak göze çarptı.
On bir direnişçinin şehit düştüğü, sekiz bin kişinin yaralandığı büyük direniş boyunca Okan Özçelik, Çağdaş Küçükbattal, Volkan Kesanbilici, Sepehr Sarp Vahabi, Semih Sağlam, Selim Polat ilk 48 saat içinde gözlerini kaybetti. Can Dündar’ın deyimiyle göze alanlardan ve bu yüzden gözleri alınan on bir kişiden altısıydı onlar. Kiminin kaybettikleri gözü henüz vurulmadan önce üzerine gelen mermiyi görmüş, kimisi birazdan gözünü kaybettirecek merminin kaydını tutmuştu. Altı genç, direnişin ilk 48 saati anlatılırken süre kendi vuruldukları an’a geldiğinde kendi öykülerini anlatıyordu. Direnişe neden katıldıkları, neden pişman olmadıkları farklı cümlelerle ama aynı kararlılıkla ağızlarından çıkıyordu.
Belgesel hakkında yaptığı bir konuşmada ana tema olarak görmeyi seçtiğini belirten Can Dündar, Gezi’yi Türkiye’nin kitlesel olarak görmeye başladığı bir tarih diye nitelendirdi, görenlerin görmesinin istenmediğini ve bu yüzden gözünden vurulduğunu söyledi. Görmenin başlıca aracı olan göz imgesi ise belgesel boyunca sık sık karşımıza çıkıyordu. Topçu Kışlası projesiyle hükümet gezi parkına göz dikmişti, Direnişçiler gözlerini budaktan sakınmayanlardı, Gezi onca gözdağına rağmen kurtulmuş, göz göz olmuştu.
“Bir beton ormanının arasında sıkışıp kalmış küçük bir koruluğu korumak için” başlayan direniş iki gün içinde yurdun her yanına yayılmış, Türkiye tarihinin en görkemli direnişlerinden biri haline dönüşmüştü. Bizzat dönemin içişleri bakanının ağzından çıkan çaresizlik sözleri direnişin iktidara nasıl bir darbe vurduğunu gösteriyordu. Onu bastırmanın iki yolu vardı ve iktidar bütün gücüyle iki yolu da kullandı. Polis şiddeti ve yalan… Belgesel iki yolu da çok güzel anlatıyordu:
Sağlıklı nesiller için dumansız hava demagojisinin yapıldığı bir görüntüye, aynı saatlerde eşine rastlanmamış miktarda biber gazının körpecik gençliğin üzerine püskürtülmesi eşlik ediyordu. Bir yanda doğrudan hedef alınarak yapılan atışlar, polis telsizlerinde duyulan nefret söylemleri, önüne geleni her türlü şiddetle gözaltına almalar, ellerinde palalarla sağa sola saldıran zorbalar; bir yanda ise ise başbakanın imam hatiplilerin çektiği zulüm hakkında sarf ettiği sözler ve şiddete karşı asla tevessül etmedikleri balonu. Bir yanda içki içildiği yalanı en yetkili ağız tarafından söylenen camiden yürek parçalayan görüntüler, kafaları gözleri yarılmış patlamış insanlar, bir yanda yandaş medyanın yer yerinden oynarken takındığı affedilmez tutum. BDP’lilerden ulusalcılara, milliyetçilere; ateistlerden anti-kapitalist müslümanlara, solun her renginden, Çarşı’ya, eşcinsellere dek toplumun her kesiminin ortak bir amaç uğruna yer aldığı görüntüler…
Gözdağı, gezi’nin ruhuyla beraber yaşayacak bir belgesel olmuş.